New York etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
New York etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2014 Pazar

Müzik ruhun gıdasıdır

Birisi bana blog yazdığım için bir gün New York'da bir rock korosuna katılacağımı söylese, evet tabii Amerika da aya stüdyoda çıktı derdim... Amerika %99.9 aya stüdyoda çıkmadı (rüzgar olmayan ortamda o bayrak niye dalgalanıyordu bilemem:P) ama ben 33 yaşımda bir rock korosunda şarkı söylemeye başladım, ve bunun tek sebebi blog yazıyor olmam! Ne alaka di mi?

Alaka şu ki bundan yaklaşık beş ay önce bir email aldım. Mail Kadıköy Anadolu'da bir üst dönemimdeki bir kızdan gelmişti (Haha insanın arkadaşından bir kız diye bahsetmesi tuhaf ama hikayenin akışını bozmamak için şimdilik böyle devam edelim). Kadıköy Anadolu ismini okuyunca hemen gözlerim açıldı. Mailin yazarı New York'da yaşadığını, bir gün google'a rastgele Kadıköy Anadolu ve New York yazıp arattığında benim bloğuma denk geldiğini, bloğumu baştan sona okuduğunu ve hikayelerimizin çok benzediğini, bir gün buluşup bir şeyler içmekten çok mutlu olacağını söylüyordu. Şimdi böylesine samimi ve sıcak bir maili zaten normalde geri çevirmezdim, ancak söz konusu olan Kadıköy Anadolulu olunca cevap vermekte bir dakika bile tereddüt etmedim. (Aaah ahhh şu içimize işlemiş KAL sevgisi!)

Uzun lafın kısası Pınarla Downtown'da yaptığımız ilk buluşmanın beş saat sürmesinden New York'da yeni bir arkadaş kazandığımı anlamam uzun sürmedi. O günden beri fırsat buldukça ve Deniz izin verdikçe buluşmaya çalışıyoruz. Buralarda insanlarla ortak bir geçmiş yakalamak, belli bir frekansı tutturmak çok kolay değil, o yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum, ve iyi ki de blog yazmaya başlamışım diyorum! 

Gelelim musiki kariyerime :) Geçen haftalarda aktivite bulmak konusundaki çabam ve hayatıma renk katma ihtiyacımla ilgili blog yazımı okuduktan sonra Pınar bana mesaj attı (Yine dönüp dolaşıp blogdan çıkıyor her şey). "Aktivite demişken sana bir teklifim var, nasıl karşılarsın bilmem ama burada bir rock korosu var, oyle profesyonel degiller, rock-pop bilinen parçaları söylüyorlar, istersen beraber ona katılalım" dedi. Tamam ben genelde arkadaş çevremde çabuk gaza gelen biri olarak tanınırım ama bu emaili okur okumaz offff ne güzelmiş, hadi yapalım diye cevap atarak kişisel tarihimde bir gaza gelme rekoru kırdım.

Bu hevesime başta Meriç de anlam veremedi. Sanırım bunda hem onun bu koro olayına pek sıcak bakmaması hem de benim daha önce bu konuya ilgim olableceğine dair hiç bir ipucu vermemiş olmamdı. "Ne yani sen şimdi gerçekten bir koroda şarkı söylemek mi istiyorsun?" diye defalarca sordu, ben de bir ara kendimi sorguladım ama yok her düşündüğümde bu fikir daha da sevimli geliyordu. Ve sonunda gözümü karartıp ilk provaya gittim. Ve çoook eğlendim. Meğer ben yıllarca içimde gizli gizli bir koro sevdası büyütmüşüm de haberim yokmuş... Provalar Nisan'a kadar sürecek ve Nisan'da iki tane konserimiz olacak. Şimdiden heves yaptım, ve her salıyı iple çekiyorum. Umarım sonunu getirebilir ve burada kendi konser videomu koyduğum bir yazı paylaşabilirim. O zamana kadar koronun geçmiş dönemlerinden bir şarkı ile idare edelim...




1 Ocak 2013 Salı

Coldplay Konseri ve Icimizdeki Kadikoy Anadolular

Bu sene bir degisiklik yapip 31 Aralik'i degil 30 Aralik'i dort gozle bekledim. Sebebine gelince, bundan bir bucuk ay once Amerika'daki alti Kadikoy Anadolulu Facebook'da nasil olduguna kendimizin de anlam veremedigi bir sekilde organize olup, 30 Aralik'daki Coldplay konseri icin bilet aldik. Aylin'in ucagi konsere yaklasik uc saat kala New York'a indi. Bu sure icinde bizim evde toplanmayi, bir seyler yemeyi, ayakustu geyik cevirmeyi ve konserin olacagi Brooklyn'deki Barclays Center'a bir saat onceden gitmeyi her nasilsa basardik. Bu arada Aylin'in iki sene once bizi New York'da ilk defa ziyaret ettigi zamanki dehset kistan sonra New York'un gordugu en soguk gundu diyebilirim! Kapidan girdiginde ettigi kufurleri burada sansurluyorum mecburen :)

En pufuduk montlarimizi giyip, en kalin berelerimizi atkilarimizi sarindiktan sonra Armagedon ekibi olarak yola ciktik. Barclays Center sehrin ortasinda, koskocaman balina seklinde bir bina. Ve hatta iceri girdiginizde disaridan gorundugunden cok daha gorkemli.

Heves yapmis, heyecanli dinleyiciler olarak Coldplay'den once katlanmak zorunda olacagimiz bir alt grup olabilecegini hesaba katmadan 19:15 gibi yerlerimizi aldik. Sansimiza hicbirimizin keyif almadigi, sirf insan vokaliyle muzik yapan bir boy band cikti karsimiza. Dokuza kadar Yetenek Sizsiniz tarzi yarisma programlarindaki jurileri aratmadan gruba saydirip durduk! Acikcasi bu sure zarfinda yillardir gormedigim Kadikoy Anadolulu bu grupla (Aylin, Ekin, ben, Okan, Bengi, Idil, ve fahri KAL'li Meric) asagidaki barda biraz daha vakit gecirmeyi tercih ederdim ama bilemedik iste... Yaratici olmaktan cok itici olan alt grubumuz sahneyi terkedip de yerini Coldplay'e birakinca her sey degisti. Birden kendimi tekrar yirmili yaslarimda gibi hissettim. Uzun zamandir bu kadar iyi vakit gecirdigim bir konsere gitmemistim (Buradan special thanks to Okan!!). Grup sevdigim sarkilarini muhtesem isik gosterileri ve sovlar esliginde ardi ardina calmaya baslayinca yerimde duramadim. Zaten solist Chris Martin'in enerjisinden etkilenmemek mumkun degil, ama o konuya fazla girip ergen muhabbetine cevirmek istemiyorum bu yaziyi (Ama yine de, I love you Chriiiiiiiiiis)

                                                *Video YouTube'u tikladiginizda daha net izleniyor.

Ses duzeni de korktugum gibi rahatsiz edecek seviyeye ulasmadi neyse ki. Hamileyken kendinizi  nadasa birakmaktansa, enerjinizin izin verdigi surece etkinliklere katilmak, hayattan kopmamak ve mutlu olmak bebek icin bence cok cok daha iyi! Annenin pozitif enerjisinin bebege gectigine kesinlikle inaniyorum. Ayrica oglumuz icin de harika bir ani oldugunu dusunuyorum. Dogmadan gittigi ve annesiyle dansettigi ilk konser oldu bu. Darisi dogumdan sonrakilere... (Cok mu Polyanna oldu bu kapanis ne??)










5 Kasım 2012 Pazartesi

Empire State Building

Bir yili askin suredir New York'da yasiyorum. Bugune kadar onlarca misafirimiz oldu. Hepsiyle Manhattan'i alabildigince dolasmaya calistik. Ama bugune kadar hicbiriyle Empire State Building'e cikmamistim. Bunun sebebi asiri turistik yerlere fazla para vermeye alerjim olmasinin yaninda Meric'in "cok da gerek yok yaa" diyerek hevesimi surekli kursagimda birakmasiydi. Yine de bir gun cikmam gerektigi aklimin bir kenarinda hep vardi. Hele ki Meric'in zaten yillar once bu deneyimi yasamis oldugunu kesfettikten sonra iyice gaza geldim. Kendi cikmis, bana gerek yok diyor, yok artik:)

Iki hafta once Ece, Orcun, Hasene bizi ziyarete geldiler. Empire State'e ne zaman cikacaklarini sinsice ogrenip bu isi artik onlarla birlikte aradan cikarmaya karar verdim. Haftaici olmasina ragmen is cikisi trene atlayip Manhattan'da onlarla bulustum. Empire State Building 5. Avenue ile 34. Street kesisiminde, yani Midtown'da yer aliyor. Cogu kisinin adaya ilk adimini attigi Penn Station'dan cikar cikmaz kendini gostermesi de yeni gelenlere "Ey turist benden kacisin yok, elbet sen de cekimime kapilacaksin" demesi olarak yorumlanabilir.

Binanin icinde gorevliler bizi ordan oraya yonlendirirken hem karsima cikacak manzarayi dusunerek heyecanlaniyor, hem de adamlarin eninde sonunda bir manzarayi 25 dolara sattigi gercegini hala yadirgiyordum. Aldiklari parayi hakettiklerini gostermek icin olsa gerek asansorlere dogru giden koridorlarda binanin hikayesini, yapim asamasindaki fotograflarini, projenin planini vs. sergilemisler. Buralardan edindigim bilgiye gore 102 katli Empire State Building'in insaati tam 11 ay surmus ve 1931'de tamamlanmis. 1931'den World Trade Center'in Kuzey Kulesinin yapildigi 1972'ye kadar dunyanin en yuksek binasi unvanini tasimis. Binanin catidaki anteniyle birlikte yuksekligi 443 metre (Hani su King Kong'un sarildigi unlu anten). Ve huzunlu bir bilgi, 11 Eylul saldirilarindan sonra Empire State yine New York'un en yuksek binasi unvanini kazanmis, ama tabii ABD'deki ve dunyadaki en yuksek bina iddiasini coktan kaybetmis...

Bu kadar laf yeter, bundan sonrasini resimler anlatsin. Bizim cikisimiz aksama kaldigi icin gece manzarasi oldu fotolar, bir daha firsatim olursa gun batiminda cikmak istiyorum.

Bir de siz bakin bakalim, cikmaya deger mi degmez mi :)








24 Temmuz 2012 Salı

Little Miss Sunburn!

Meric and I literally burned ourselves this weekend. I don't remember the last time I felt so miserable. My skin is red, itchy, dry, rough, burning! All at the same time. We move like a RoboCop couple at home, avoiding any sort of physical contact! I can't believe how on earth I could make such a mistake... I have allergy to a thousand things and sun is not an exception. All my life I've put on at least 30 SPF sun-protection cream on the beach, kept myself under shade and avoided sun bathing as much as possible.

But this weekend apparently I had a short time memory loss!! I used just a 15 SPF sun cream before we left for the beach. Although from previous painful experiences I know salty water invites dreadful sun burns, I didn't bother looking for a shower after swimming. And as if that was not enough I put on sun cream only once after swimming and only on my front body. Then I lied prone on my towel and fell asleep in that position! Why Why Why?!! I keep asking myself! Did I suppose after I was able to have my ears pierced, I got suddenly immune to any kind of allergy??!  Did I assume the sun in New York does not burn? Did I believe Atlantic Ocean has no salt in it? Or did I forget all about those painful sun burn memories?

No clue.... I just know  I couldn't go to work yesterday because I couldn't move! It is as if somebody ironed me on the back! Or somebody is putting a thousand needles on my shoulders, my legs and my feet!

I wish I could write here some happy, fun memories from Sunday.. Like how much I enjoyed the waves in the sea, the lovely weather, the peaceful sleep on the beach (argghhhh that sleep!) or how happy I was to see Chesley after a long time. But I don't have the motivation to talk about any of those, all I can think of now is how stupid I am!

Anyway here are some photos from the beach. Maybe later they help me recall the good memories, after my pain relieves... Hopefully! 


3 Temmuz 2012 Salı

"Baska dilde ask"

Bugune kadar ayni muzeye birden fazla gittigimde yanimda mutlaka ya bir turist arkadasim ya da Egitim Gonulluleri'ndeki cocuklarim olurdu... Bir keresinde mastirdan bir arkadasim Istanbul'a ziyaretime geldiginde bu isin bana pahaliya patlayacagini anlayip muze karti cikarttirmistim. Ama nedense o karti hic tek basima kullanmak nasip olmadi.


Turist rehberi kimligimi bir kenara birakip benim New York'a ilk turistik gelisim ise 2010'a denk geliyor. Sansima baharin hakkini veren bir Mayis ayiydi. Gunesli, hafif ilik, insani sokaklara, parklara cagiran bir Mayis. Guzel havanin cazibesine direnebildigimiz bir gun gezi planimiza Metropolitan Muzesi'ni ekledik. Muzenin onundeki genis merdivenlerden ilk cikisimi, giriste antik Yunan yapilarini andiran kolonlarin arasindan gecisimizi; yuksek tavanli, los resepsiyonda etrafi icime sindirmek icin soyle bir durdugumu hatirliyorum. Sag taraftaki giselerin arkasindan iceri ilerleyince masal baslamisti.

2 yil onceki o ilk karsilasmanin ardindan cektigim videoyu bu yaziyi yazmaya koyuldugumda eski resimlerin arasinda dolanirken buldum. Daha Penn Station ile metro arasindaki farki ayirdedemedigim gunler belli ki :)



Metropolitan'a ne kadar gidersem gideyim sanirim ilk bolum olan Misir Uygarligi'ni hic bir zaman es gecemiycem. Ya burasi muzede beni ilk buyuleyen yer oldugu icin aramizda bir gonul bagi olustu ya da benim Misir uygarligina karsi bu yasima kadar bilmedigim bir ilgim varmis da haberim yokmus. Bunda tabii sesli rehberin inanilmaz payi var. Herhangi bir odaya girer girmez sesli rehber sizi bugunden alip o odadaki eserlerin oldugu zamana goturuyor. Farkli eserler hakkinda bilgileri kuratorlerden, sanat elestirmenlerinden o donemi canlandiran seslendirmeler, fon muzikleri esliginde bazen de eseri olusturan karakterlerin kendi agzindan dinliyorsunuz. Eger kendinizi fazla kaptirirsaniz asagidaki kolyeyi Kleopatra boynundan yeni cikarmis da aynasinin onune asmis sanabilirsiniz. Ya da boyle bakmaya devam edersem su papirusde yazanlari okumaya basliycam galiba moduna girebilirsiniz. Hatta Antik Misir'da bir kralicenin heykelini izlerken olumunden sonra ona ait her seyi yerle bir eden atlilarin sesini duyup urperebilirsiniz...





Misir bolumunu bitirdikten sonra benim en cok zaman gecirdigim yerlerden biri olan American Wing kismi geliyor. Bu bolum 1800'lerde yapilmis olan ve 1900'un ilk yillarinda yikilmak uzereyken muze mudurunun verdigi teklif ile bozulmadan sokulup muzeye monte edilen Branch Bank'in on yuzu ile aciliyor. Avlu havasi verilmis on tarafta ise Amerikan tarihinin belli basli heykellerini gorebiliyor, hikayelerini dinleyebiliyorsunuz. Burada daha da cok vakit gecirmek isterseniz yandaki kafeteryaya gecip ogle yemeginizi yerken, etrafi izlemeye devam edebilirsiniz. Ben ogle yemegimi burda yiyecek sekilde denk dusurdum. Bu avluda saatlerce oturabilirmisim gibi geliyor bazen.




Dedigim gibi uc kere gelmis olmama ragmen Metropolitan'da gormedigim daha nice eserler olduguna eminim. Muzik enstrumanlari bolumune girmek anca bu sefere nasip oldu mesela. Bu bolumde farkli cografyalarin enstrumanlari sergileniyor. Orta Dogu, Japonya, Cin, Afrika, Avrupa'ya ait enstrumanlarin farkliliklarini ve benzerliklerini izlerken bugune kadar sesine asina oldugunuz fakat tipini hayal bile edemediginiz aletlerle karsilasabiliyorsunuz.


Bes saat sonra artik aldigim keyfin bacaklarima soz geciremedigini anlayinca donus vaktinin geldigini anladim. Muzeden cikarken yine ayni hisse kapildim, bir muzeye asik olacagim hic aklima gelmezdi.

24 Haziran 2012 Pazar

31 saat dogumgunu cocugu olmak

Amerika ile Turkiye arasindaki 7 saat farka saydirmadigim, bilakis keyfini cikardigim tek bir gun oldu su ana kadar, dogumgunum. Dogumgunume Turkiye saatiyle girip Amerika saatiyle cikarak 31 saat dogumgunu cocugu olmanin keyfini surdum bu sene.

Meric gectigimiz hafta bu cumartesi icin bir surprizi oldugunu soyledi. Surpriz yapma konusunda ben kendime 10 uzerinden 2 veriyorum. Zira aldigim hediyeleri dogumgunlerini beklemeden verme, ne oldugunu agzimdan kacirma, ya da kor gozum parmagina ipuclari verme gibi aliskanliklarim var. "Sana bir sey aldim ama soylemem.. Bu arada dun begendigin o seyi alma yakin zamanda" gibi... Meric de bu sene planladigi surprizi onceden soylemek zorunda kaldi, ama onun soylemesi benimki gibi sabirsizliktan degil hediyesi onceden hazirlik gerektiren bir aktivite oldugundan. Amerika'da kutladigim ilk dogumgunumde hediye paketimden Manhattan etrafinda yelkenliyle iki saatlik bir tur ve New Yorker Otel'de bir gece cikti! :)


Ilkokula yeni baslayacakmiscasina bir gun onceden cantami hazirladim yine. Hani en son Berkeley'e Aylin'i ziyarete giderken bir daha asla boyle bir bavul hazirlamiycam demistim ya onu unutun, ben coktan unuttum cunku. Meric Cuma gecesi yatmadan hazirladigim cantayi gorunce iyi etmisin boyle bir canta hazirlamakla, otelde gecirecegimiz koskoca bir gunumuz var ne de olsa dedi. Ironiden anladigimi ve mesaji aldigimi gostermek icin birkac parca bir sey cikardim cantadan, agirlik namina pek bir degisiklik olmadi gerci.

Otele geldigimizde resepsiyonun onunde uzun bir sira vardi. (Bu sira bekleme olayi bende aliskanlik yapti, bakiniz) Beklerken sirada isi biten biri onumuzdeki cifte yaklasip bu bir haftalik metro biletini kullanamiycam, buyrun alin diyince Meric isyan etti. Sansa bak, bize niye kimse gelip boyle bedava bilet vermiyor, bir sira onde olsak biz alacaktik vs. diye homurdanirken, siradan cikan baska bir adam bize yaklasip bir haftalik iki metro bileti elimde kaldi, siz kullanirsiniz diyerek Meric'e uzatti! Yanda Meric'i ve temiz kalbini gorebilirsiniz...

Ayrica dun ogrenmis oldum, Amerika'da otel odalarina incil koymak gibi bir adet varmis. Odamizda incil vardi ama dis macunu yoktu maalesef!



Yelkenlimiz Seaport'tan denize acilacakti, Burasi Manhattan'in guneydogu kiyisinda, Brooklyn koprusunun altinda yer alan bir liman. Liman olmasinin yaninda, etraftaki irili ufakli restoranlar, barlar, denize bakan oturma yerleri burayi hem turistlerin hem New Yorkulularin ugrak bir yeri yapiyor. Ozellikle yazin burasi her daim kalabalik, her daim bir hareketlilik var. Yelkenlimiz kalkana kadar burda bir restorana oturup bir seyler atistiralim dedik. Deniz kenarinda soguk biralarimizi yudumlayip yanimizdan gelen gecen kalabaligi izlerken bir an kendimi Galata Koprusu'nun altinda gibi hissettim (Tamam, bu sefer buradan Istanbul hasretine baglamiycam soz).

Galata Koprusu diil mi ama?

Saatimiz yaklastiginda limanin onunde gordugumuz siraya girdik (Evet yine sira!) Ama bu sefer siranin uzunluguna sinirlenmekten cok saskinlik vardi yuzumuzde, bu kadar insan nasil bir yelkenliye sigacaktik?? Elimizdeki biletlere baktigimizda ickili ve muzikli yaziyordu. Meric bunu okuyunca iyice killandi, yelkenlide icki ve muzik mi? Tam o sirada binmek uzere oldugumuz seyin yelkenli degil deniz motoru oldugunu farkettik! Bogaz turu yapan motorlara benzeyen araci gorunce suratimiz aninda dustu tabii. Meric, "bileti satarken tarihi yelkenli yaziyorlar, insaf bu mu yelkenli?!!" diyerek tam Amerika'nin pazarlama zihniyetine saldirmak uzereydi ki deniz otobusunun arkasindan bir yelkenlinin yanastigini gorduk. O zaman kaziklanmadigimizi ama yanlis bilet verildigimizi anladik. Meric ben yelkenli turu satin aldim arkadas, yanlislik manlislik dinlemem diyerek supervizor cocukla konusmaya gitti. Bu arada tarihi yelkenliye binmeye cabalarken ickili muzikli(!) deniz motorundan da olma ihtimalimiz vardi ama risk almaya deger dedik. Bes dakika sonra supervizor yelkenlide yer kaldigini, ona gecebilecegimizi soyleyince bir oh cekip 1885 yapimi yelkenlimize bindik.

dim tis dim tis deniz motoruna karsilik yillanmis yelkenlimiz

Buraya havalar guzelken gelecek arkadaslarla yapilacaklar listesine yelkenli gezisini de ekliyorum. Tam da hayal ettigim gibi huzurlu, keyifli, otantik bir deneyim oldu benim icin. Ama belirtmeden edemiycem yelkenlideki tayfanin olayi biraz fazla ciddiye aldigini dusunuyorum. "Bunu kaptana rapor etmeliyim" diye kosusturan cocuk olsun elinde durbunuyle surekli uzaklari izleyen eden kadin olsun bize her an Somali korsanlari tarafindan saldiriya ugrayabilirmisiz hissi verdiler sagolsunlar. Ama yine de Manhattan'in ve Ozgurluk Heykeli'nin gece manzarasi, aciklarda siddetini arttiran ruzgarla sisen yelkenlerimiz, denizin ustunde usul usul ilerlememiz, yuzumuze vuran ruzgarin verdigi sarhosluk ve mis gibi deniz kokusu, her biri asla unutmayacagim bu iki saate damgasini vurdu.



Yelkenli limana geri dondugunde limanin bindigimize nazaran cok daha kalabalik oldugunu gorduk. Onlarca cift limandan yukselen muzik esliginde salsa yapiyorlardi! Nasilsa yetisecek bir trenimiz yok diyerek kalabaligin yanindaki masalardan birine ilistik. Icecek bir seyler almaya gittigimde barda icine iki tane bira sisesi ters olarak konmus koskocaman margarita bardagini -pardon kasesini- gordum ve dogumgunu ickimin kesinlikle bu olduguna karar verdim! Yaklasik yarim saat sonra Margarita ve Extra Corona icimizdeki salsacilari uyandirinca kendimizi meydanda firil firil donerken bulduk. Ne kadar cok donersem o kadar iyi salsa yaptigimi sanarken, bir yandan Meric'e bundan sonra her hafta burdayiz diyordum...


17 Haziran 2012 Pazar

Central Park'da Shakespeare

Bu haftasonu ne yapsak diye internette bakinirken Central Park'da bir ay boyunca "Shakespeare in Central Park" adi altinda Shakespeare'in oyunlarinin oynanacagini ogrendim. Bu etkinlik New York'da 50 yildir suren bir gelenekmis. Bu sene de The Public Theater, Temmuz'a kadar Central Park'da uc ayri noktadaki acik hava tiyatrolarinda Shakespeare'in oyunlarini ucretsiz olarak sergileyecekmis. Meric ucretsiz oldugu icin insanlarin erkenden bilet sirasina girecegini, yer bulmamizin nerdeyse imkansiz oldugunu soyledi. Yine de sansimizi deneyelim dedik.

Bir onceki postta anlattigim kulak deldirme maceram aksam bes gibi bitti. Central Park'taki oyun sekizde baslayacakti. Parka gidip tiyatronun yerini bulmamiz altiyi buldu. Tiyatronun onunde uzayip giden siranin ne sirasi oldugunu bal gibi anlasak da giseye gidip bilet var mi diye sormaktan alikoyamadik kendimizi. Gisedeki kiz biletlerin oglen birde cikar cikmaz bittigini ama insanlarin gelmeyen olursa diye oyun saatine kadar sirada bekledigini soyledi. Arkama donup siraya soyle bir baktigimda icimden kac kisi gelmeyebilir ki diye gecirdim. Asagida uzayip giden kuyrugu ve kuyrugun nerelere uzandigini yeni farkeden beni gorebilirsiniz.

Amaninnnn!

Ancak gisedeki kiz bu sekilde bekleyenlerin cogunun genelde oyunlara girebildigini soyleyince baska bir planimiz olmadigindan bekleyelim bari dedik. Elimizde kitaplarimiz ve kahvelerimiz, bir yandan parkin mis gibi havasini solurken zamanin nasil gectigini cok da anlamadik acikcasi. Sekize on kalaya kadar bosa bilet ciktikca siradakileri teker teker iceri almaya basladilar. Tam onumuzde iki kisi kalmisti ki yetkili cocuk bundan sonra sadece tek kisilik yerlerin kaldigini, ancak ayri ayri oturabilecegimizi duyurdu. Onumuzde duran, her halinden yeni sevgili olduklari anlasilan cift ayri oturacaklarini ogrenince iki saattir bizimle birlikte bekledikleri halde oyuna girmekten vazgectiler! Bunu duyunca ister istemez sesli bir kahkaha kaciverdi agzimizdan, nasil bir asksa bir oyun suresince de olsa ayri kalmayi goze alamadi Cinli Romeo ve Juliet'imiz. Onlar siradan ayrilinca sira bize geldi, yetkili cocuga en azindan birbirine yakin siralarda bilet yok mu diye sordum. Cocuk sansimiza arada sadece bir koltuk olan iki bilet cikarip verdi! Asagida gormus oldugunuz arkadaslar da bosu bosuna oyundan vazgecmis oldular, zira iceri girince aramizda oturan kizi bir yana oturmaya ikna edip beraber izledik oyunu.


Oyun esnasinda fotograf cekmek yasak oldugundan gizli sakli sadece bir foto cekebildim. Tiyatronun havasini yansitabilmek icin diger fotoyu Google'dan arakladim:

  

Acik hava tiyatrosunun farkli bir deneyim olacagini kestiriyordum ama bu kadar guzel bir atmosfer olacagini tahmin etmemistim acikcasi. Izledigimiz oyun Shakespeare'in As You Like it (Size Nasil Geliyorsa) adli komedisi. Hani unlu bir soz vardir ya her yerde duyariz da Shakespeare'in hangi oyununda gectigini bilmeyiz (En azindan ben bilmiyordum): "Bütün dünya bir sahnedir; bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu". Iste o soz bu oyunda geciyormus meger... Oyunun yaridan fazlasi ormanda gectigi icin parkin yesilligi, kus sesleri, agaclarin hisirtisi oyuna dogal dekor oldu. Karakterlerin Ortacag Ingilizcesi ile konusmasina kulagimin alismasi zaman alsa da inanilmaz keyif aldim! Iki saat beklemenin sonunda boyle bir performans ile karsilasinca uc saat de olsa beklenirmis diyor insan. New York'da yaz ayri bir guzelmis cidden...


6 Haziran 2012 Çarşamba

Hadi beraber New York'da gezinelim biraz...



Bir onceki yazimda yon ve adres bulma konusundaki beceriksizligimden dert yanmistim. Bazi zamanlar biyiklari kesilmis bir kedi kadar yonsuz olmamin bir sebebi de genelde yanimda olan bu konuda uzmanlasmis kisilere fazlaca guvenmem ve bu ulvi gorevi daima onlara teslim etmem olabilir. Neyse oyle ya da boyle bu konuda kendimi gelistirmem sart, zira Manhattan'da herhangi bir yeri bulmakta sikinti cekiyorum diyen adama sadece gulunur. Cunku dikdortgen seklinde olan bu adanin nerdeyse dortte ucu enine ve boyuna birbirine paralel cadde ve sokaklarla kesilmis durumda!

O nedenle gectigimiz Cumartesi bu konuda aksiyon almak icin ilk adimi attim. Aksam yakinda Amerika'dan Turkiye'ye temelli donecek bir arkadasimizla bulusacaktik. Bulusmadan once yanimda yon duygusuna siginacak kimse olmadan sehirde kendi kendime biraz gezineyim dedim. Manhattan genel olarak uc bolgeye ayrilmis durumda Uptown, Midtown ve Downtown. Sehrin icinde cok genis bir metro agi var tahmin edersiniz ki. Bizim gibi Long Island'dan gelenler ise LIRR (Long Island Rail Road)'u kullanarak sehre geliyorlar. Asagida gordugunuz gibi Manhattan Long Island ile karsilastirinca ufacik bir ada ama New York'un kalbi orada atiyor! Bizim oturdugumuz kasaba Lynbrook (Bakiniz Sekil 1 A- A noktasi) sansimiza adanin gorece batisinda kaldigi icin trenle Manhattan'a gidisimiz yarim saat suruyor. 


Manhattan'a trenle ilk indiginiz yer Penn Station. Burasi 7.Cadde 34. Sokakta (Midtown) yer alan New York ve cevre bolgeler arasindaki rayli ulasimin merkezi diyebilecegimiz bir gar. Bir nevi Haydarpasa diyelim de Istanbul'a selam cakalim bu vesileyle. 

Buraya ilk 2010 Mayisinda bir ayligina geldigimde Meric Penn Station'in yuruyen merdivenlerinden yeryuzune dogru yukselirken "Sehri gormeye hazir misin?" dediginde icim urpermisti. Hani dogumgununuzde gozleriniz kapali odaya girerken gozlerinizi actiginizda ne gibi bir surprizle karsilacaginizi merak ederken iciniz kipir kipir olur ya iste oyle bir duyguydu benimki. Simdi o yuruyen merdivenler benim icin o duyguyla ozdeslestigi icin Penn Station'dan yukari her ciktigimda garin icine suzulen gun isigi yuzume carparken sanki beni cok mutlu edecek bir seyle karsilasacakmisim gibi hissediyorum...

Manhattan'in en sevdigim ozelliklerinden biri de sehrin dort bir yanina serpilmis, gokdelenlerin ve binalarin arasinda dolasirken bir anda karsiniza cikip sizi ferahlatan yemyesil parklari. Bu parklardan en guzeli ve en gorkemlisi kuskusuz Central Park ki tek basina ayri bir yazinin konusu. Ama ben sahsen 10-20 blokta bir karsiniza cikan ve sehrin oksijen depolari kucuk ve sakin parklara da bayiliyorum! Cumartesi gunu Midtown'dan yola cikip yuruye yuruye, etrafima dikkatlice baka baka:), Downtown'a dogru ilerlerken karsima ilk once 5. Cadde ve Madison Avenue'nun ortasinda, 23 ve 26. sokaklarin arasinda yer alan Madison Square Park cikti. Burasi benim favorilerim arasinda. Ozellikle guzel havalarda parktaki banklardan birine oturup sadece etrafi izlemek bile insana inanilmaz huzur veriyor.


Madison Square Park'da bir sure dinlenip yoluma devam ettim. Parktan ciktiktan sonra Broadway Avenue'den devam ettiginizde 14. Sokakta Unioun Square'e cikiyorsunuz. Burasi ozellikle guzel havalarda  parkin basindaki genis merdivenlerde onlarca insanin toplandigi, uzandigi; kimilerinin sarki soyledigi, oyunlar oynadigi, kimilerinin ellerindeki megafonla halka seslendigi, kimilerinin akrobatik hareketler yaptigi her daim curcunanin ve senligin hakim oldugu bir meydan... Buranin girisine gecici olarak Andy Warhol'un heykelini koydular. Durust olmak gerekirse ben pek begenmedim. Sanki herhangi bir adam heykelini aluminyum folyoya sarip buraya koymuslar gibi geliyor bana ama sanatciya haksizlik etmiyim, belki benim gozum ordaki estetigi yakalayamamistir.




Union Square'den ayrildiktan sonra adanin asagilarina dogru yurumeye devam ettigimde son duragim New York Universitesi'nin (NYU) yakinlarindaki Washington Square Park oldu. Buraya ulastigimda artik hava kararmaya yuz tuttugundan buranin fotograflari maalesef biraz los. Ama bence hafif karanlik da parka ayri bir hava katti (Ya da ben dunyaya pembe gozluklerimden baktigim bir gunumdeydim). Washington Square Park 4. sokagin hemen ustunde, adanin batisi ve dogusunun tam ortasina dusecek sekilde, 5. Cadde'nin bitiminde yer aliyor. NYU'nun da binalarinin yayilmis oldugu bu bolgenin batisi West Village diye geciyor ve benim sehirde en sevdigim yer burasi. Bariz bir sekilde ogrenci ruhunun hakim oldugu, insanlarin kiyafetlerinden tarzindan, sokaklardaki renk renk barlardan, kafelerden yasam enerjisi tasan muthis dinamik bir yer...


Washington Square Park'i arkamda birakirken saat artik 8'e geldiginden ve arkadaslarla bulusma vakti yaklastigindan yakinlarda buldugum bir barin sokaga attigi masalarindan birine comelip birami ve patatesimi ismarladim, New York'un yavas yavas hareketlenen gece hayatini izlemeye koyuldum. Yorucu ama keyifli bir gunun ardindan bundan daha guzel bir odul olabilir mi? Umarim siz de benle beraber gezmis kadar olmussunuzdur buralari :)



1 Haziran 2012 Cuma

Adres Bulma 101

Tatilin uzun olani makbuldur ama surpriz olaninin da ayri bir tadi vardir. Memorial Day'de calisacagimi dusunuyordum. Tren istasyonuna yururken telefonuma gelen "Ayca bugun dinlen istersen, isleri yarin hallederiz" mesajini okuyunca servise binmek uzereyken kar tatili oldugunu ogrenen ogrencinin sevincini hissettim. Asiri nemli ve bunaltici hava bile beklenmeyen tatilimin tadini kacirmaya yetmedi. Meric'e bir hevesle hadi bilgisayarlarimizi alip Manhattan'a gidelim, orda bir kafede calisiriz dedim. Su aralar Meric'in aklina gecenlerde gelen, yaratici oldugunu dusundugumuz (ama hala yaraticiliginin kanitlanmasi gereken) bir fikri gelistirmekle ugrasiyoruz. Bize ilham vermesi icin hem kitapci hem kafe tarzinda bir yere gidelim dedik. Beni bilen bilir yon duygusu ve adres bulma konularinda acik ara sonuncuyumdur. Nedense gittigim her yerde oraya nasil ulastigima degil de etrafta keyfini cikaracak ne var ona bakarim. Manhattan'a gitmeden Internette aradigimiz tarzda birkac kafe buldum, Meric adresi not aldin di mi dediginde kendimden en ufak bir suphem yoktu. West 4'da indigimizde eee adres neymis sorusuyla karsilastigimda odevini ezberlemis ama mantigini kesinlikle anlamamis ogrencinin ifadesiz suratiyla Prince Street ve Jersey Street arasinda 72 numara dedim (bugun de ogrenci metaforlarindan gidiyorum hadi bakalim). Simdi verdigim cevabin tuhafligini tarif etmektense asagidaki haritaya bakmanizi, ve Prince Street'in bir ucundan digerine nasil bir mesafe oldugunu hayal etmenizi rica ediyorum. Evet simdi de o yuzunuzdeki ifadeyi Meric'in yuzune koyun, iste bu ifadeyi ne yazik ki ne ilk ne de son gorusum... (Adres bulma ve yonunu tayin etme egitimleri veren bir sertifika programi var midir acaba??)

 
Ilk soku takiben "Internet sitesinde yazan buydu, e sen de baksaydin o zaman adrese, beni bilmiyor musun?" tarzinda refleks savunmalarim esliginde bir yirmi dakika sicagin altinda elimizde laptoplar gezindik durduk (Bu arada cep telefonumu navigator olarak kullanmaya calisip New Jersey yonune dogru gitmemiz gerektigini iddia etmem konusuna hic girmiyorum bile) Sonunda pes edip bir Starbucks'a girdik, ucretsiz wi-fi sagolsun gitmemiz gereken adresi google maps'den tespit etti(k)!

Geldigimiz yer House Works adinda bir kitapci kafe. Ortam benim oldukca hosuma gitti. Dukkanin icini bir kutuphane gibi dosemisler. Merdivenler de dahil her yer ahsap. Ikinci kata donerek yukselen merdivenlerle cikiyorsunuz. Tum dukkani cepe cevre saran bu balkonun ortasi bos ve ilk kati oldugu gibi goruyorsunuz. Balkonda belli araliklarla kitapliklarin karsisina musterilerin istedikleri kitabi alip incelemeleri icin sandalyeler  koymuslar. Ayni zamanda alt katta cok fazla cesit olmayan, daha cok atistirmalik seyler satan bir kafe ve masalar var. 


Tek kusuru laptop icin priz koymamalari ki bu uygulamayi gelenlerin 35 saat oturmamasi icin yapmis olmalilar. Bu yuzden bunca emek ve zahmet ile buldugumuz kafeden bilgisayarlarimizin sarji yetmedigi icin bir saat sonra ayrilmak zorunda kaldik, ve maalesef priz ve sarj ihtiyacimiz bizi yine Starbucks'a mecbur birakti! Yine de bu kafeyi kesfettigim, adres bulma konusunda bir adim daha ilerledigim (umarim) ve sehirde bir gun gecirdigim icin mutluyum. Yalniz sicak gozumu korkutmadi desem yalan olur...