19 Ocak 2014 Pazar

Müzik ruhun gıdasıdır

Birisi bana blog yazdığım için bir gün New York'da bir rock korosuna katılacağımı söylese, evet tabii Amerika da aya stüdyoda çıktı derdim... Amerika %99.9 aya stüdyoda çıkmadı (rüzgar olmayan ortamda o bayrak niye dalgalanıyordu bilemem:P) ama ben 33 yaşımda bir rock korosunda şarkı söylemeye başladım, ve bunun tek sebebi blog yazıyor olmam! Ne alaka di mi?

Alaka şu ki bundan yaklaşık beş ay önce bir email aldım. Mail Kadıköy Anadolu'da bir üst dönemimdeki bir kızdan gelmişti (Haha insanın arkadaşından bir kız diye bahsetmesi tuhaf ama hikayenin akışını bozmamak için şimdilik böyle devam edelim). Kadıköy Anadolu ismini okuyunca hemen gözlerim açıldı. Mailin yazarı New York'da yaşadığını, bir gün google'a rastgele Kadıköy Anadolu ve New York yazıp arattığında benim bloğuma denk geldiğini, bloğumu baştan sona okuduğunu ve hikayelerimizin çok benzediğini, bir gün buluşup bir şeyler içmekten çok mutlu olacağını söylüyordu. Şimdi böylesine samimi ve sıcak bir maili zaten normalde geri çevirmezdim, ancak söz konusu olan Kadıköy Anadolulu olunca cevap vermekte bir dakika bile tereddüt etmedim. (Aaah ahhh şu içimize işlemiş KAL sevgisi!)

Uzun lafın kısası Pınarla Downtown'da yaptığımız ilk buluşmanın beş saat sürmesinden New York'da yeni bir arkadaş kazandığımı anlamam uzun sürmedi. O günden beri fırsat buldukça ve Deniz izin verdikçe buluşmaya çalışıyoruz. Buralarda insanlarla ortak bir geçmiş yakalamak, belli bir frekansı tutturmak çok kolay değil, o yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum, ve iyi ki de blog yazmaya başlamışım diyorum! 

Gelelim musiki kariyerime :) Geçen haftalarda aktivite bulmak konusundaki çabam ve hayatıma renk katma ihtiyacımla ilgili blog yazımı okuduktan sonra Pınar bana mesaj attı (Yine dönüp dolaşıp blogdan çıkıyor her şey). "Aktivite demişken sana bir teklifim var, nasıl karşılarsın bilmem ama burada bir rock korosu var, oyle profesyonel degiller, rock-pop bilinen parçaları söylüyorlar, istersen beraber ona katılalım" dedi. Tamam ben genelde arkadaş çevremde çabuk gaza gelen biri olarak tanınırım ama bu emaili okur okumaz offff ne güzelmiş, hadi yapalım diye cevap atarak kişisel tarihimde bir gaza gelme rekoru kırdım.

Bu hevesime başta Meriç de anlam veremedi. Sanırım bunda hem onun bu koro olayına pek sıcak bakmaması hem de benim daha önce bu konuya ilgim olableceğine dair hiç bir ipucu vermemiş olmamdı. "Ne yani sen şimdi gerçekten bir koroda şarkı söylemek mi istiyorsun?" diye defalarca sordu, ben de bir ara kendimi sorguladım ama yok her düşündüğümde bu fikir daha da sevimli geliyordu. Ve sonunda gözümü karartıp ilk provaya gittim. Ve çoook eğlendim. Meğer ben yıllarca içimde gizli gizli bir koro sevdası büyütmüşüm de haberim yokmuş... Provalar Nisan'a kadar sürecek ve Nisan'da iki tane konserimiz olacak. Şimdiden heves yaptım, ve her salıyı iple çekiyorum. Umarım sonunu getirebilir ve burada kendi konser videomu koyduğum bir yazı paylaşabilirim. O zamana kadar koronun geçmiş dönemlerinden bir şarkı ile idare edelim...




1 Ocak 2013 Salı

A late Christmas gift for a dear friend...


I received an email from my dear friend Santi in Colombia last week. We were best friends during my master studies in Germany and luckily haven’t lost contact since then. He was telling that he wanted a Christmas gift from all the recipients of that email, which sounds very “Santistic” :) The gift was that he wanted us to meet in NY and send him a photo of us all together.  We managed to arrange a meeting with Greta who was in Colombia for a vacation and stopped by NY on her way back to Spain.

I invited her to one of my favorite wine bars in Downtown, Wine Spot which -to my surprise- was welcoming a live Flamenco show that night!  Well, to be honest it was awkward to greet a Spanish girl with a flamenco concert in NY which shouldn’t be that interesting to her I guess… But Greta was so sweet that she said she loved flamenco, hadn’t listened to it for a while and was happy to hear it again. We had a charming conversation for two hours, chatting about our intersection point Santi, our own personal histories, current aspirations in life and so on. This is one of the things that I love about NY; there are so many international people who pass by NY once in their lives, you happen to meet such people through other international friends and have the chance to listen to one another’s story. Then you say farewell to each other with that beautiful feeling of having earned a new acquaintance from another part of the world!  So thank you Greta for that special night, thank you Santi for requesting such a Christmas gift and above all thank you for my adorable Lola t-shirt and toy from Colombia!!! Love you…

                                        


                                   * The quality of the video is better when you watch it on YouTube




Coldplay Konseri ve Icimizdeki Kadikoy Anadolular

Bu sene bir degisiklik yapip 31 Aralik'i degil 30 Aralik'i dort gozle bekledim. Sebebine gelince, bundan bir bucuk ay once Amerika'daki alti Kadikoy Anadolulu Facebook'da nasil olduguna kendimizin de anlam veremedigi bir sekilde organize olup, 30 Aralik'daki Coldplay konseri icin bilet aldik. Aylin'in ucagi konsere yaklasik uc saat kala New York'a indi. Bu sure icinde bizim evde toplanmayi, bir seyler yemeyi, ayakustu geyik cevirmeyi ve konserin olacagi Brooklyn'deki Barclays Center'a bir saat onceden gitmeyi her nasilsa basardik. Bu arada Aylin'in iki sene once bizi New York'da ilk defa ziyaret ettigi zamanki dehset kistan sonra New York'un gordugu en soguk gundu diyebilirim! Kapidan girdiginde ettigi kufurleri burada sansurluyorum mecburen :)

En pufuduk montlarimizi giyip, en kalin berelerimizi atkilarimizi sarindiktan sonra Armagedon ekibi olarak yola ciktik. Barclays Center sehrin ortasinda, koskocaman balina seklinde bir bina. Ve hatta iceri girdiginizde disaridan gorundugunden cok daha gorkemli.

Heves yapmis, heyecanli dinleyiciler olarak Coldplay'den once katlanmak zorunda olacagimiz bir alt grup olabilecegini hesaba katmadan 19:15 gibi yerlerimizi aldik. Sansimiza hicbirimizin keyif almadigi, sirf insan vokaliyle muzik yapan bir boy band cikti karsimiza. Dokuza kadar Yetenek Sizsiniz tarzi yarisma programlarindaki jurileri aratmadan gruba saydirip durduk! Acikcasi bu sure zarfinda yillardir gormedigim Kadikoy Anadolulu bu grupla (Aylin, Ekin, ben, Okan, Bengi, Idil, ve fahri KAL'li Meric) asagidaki barda biraz daha vakit gecirmeyi tercih ederdim ama bilemedik iste... Yaratici olmaktan cok itici olan alt grubumuz sahneyi terkedip de yerini Coldplay'e birakinca her sey degisti. Birden kendimi tekrar yirmili yaslarimda gibi hissettim. Uzun zamandir bu kadar iyi vakit gecirdigim bir konsere gitmemistim (Buradan special thanks to Okan!!). Grup sevdigim sarkilarini muhtesem isik gosterileri ve sovlar esliginde ardi ardina calmaya baslayinca yerimde duramadim. Zaten solist Chris Martin'in enerjisinden etkilenmemek mumkun degil, ama o konuya fazla girip ergen muhabbetine cevirmek istemiyorum bu yaziyi (Ama yine de, I love you Chriiiiiiiiiis)

                                                *Video YouTube'u tikladiginizda daha net izleniyor.

Ses duzeni de korktugum gibi rahatsiz edecek seviyeye ulasmadi neyse ki. Hamileyken kendinizi  nadasa birakmaktansa, enerjinizin izin verdigi surece etkinliklere katilmak, hayattan kopmamak ve mutlu olmak bebek icin bence cok cok daha iyi! Annenin pozitif enerjisinin bebege gectigine kesinlikle inaniyorum. Ayrica oglumuz icin de harika bir ani oldugunu dusunuyorum. Dogmadan gittigi ve annesiyle dansettigi ilk konser oldu bu. Darisi dogumdan sonrakilere... (Cok mu Polyanna oldu bu kapanis ne??)










8 Kasım 2012 Perşembe

Hoşgeldin Kar!


Bu sabah bembeyaz bir New York'a uyandığımda, telefonumda dünyanın en güzel mesajı vardı :)

"Aşkım, merdivenlerdeki karı biraz küredim ama hala var. Dikkat et inerken oldu mu?"



5 Kasım 2012 Pazartesi

Empire State Building

Bir yili askin suredir New York'da yasiyorum. Bugune kadar onlarca misafirimiz oldu. Hepsiyle Manhattan'i alabildigince dolasmaya calistik. Ama bugune kadar hicbiriyle Empire State Building'e cikmamistim. Bunun sebebi asiri turistik yerlere fazla para vermeye alerjim olmasinin yaninda Meric'in "cok da gerek yok yaa" diyerek hevesimi surekli kursagimda birakmasiydi. Yine de bir gun cikmam gerektigi aklimin bir kenarinda hep vardi. Hele ki Meric'in zaten yillar once bu deneyimi yasamis oldugunu kesfettikten sonra iyice gaza geldim. Kendi cikmis, bana gerek yok diyor, yok artik:)

Iki hafta once Ece, Orcun, Hasene bizi ziyarete geldiler. Empire State'e ne zaman cikacaklarini sinsice ogrenip bu isi artik onlarla birlikte aradan cikarmaya karar verdim. Haftaici olmasina ragmen is cikisi trene atlayip Manhattan'da onlarla bulustum. Empire State Building 5. Avenue ile 34. Street kesisiminde, yani Midtown'da yer aliyor. Cogu kisinin adaya ilk adimini attigi Penn Station'dan cikar cikmaz kendini gostermesi de yeni gelenlere "Ey turist benden kacisin yok, elbet sen de cekimime kapilacaksin" demesi olarak yorumlanabilir.

Binanin icinde gorevliler bizi ordan oraya yonlendirirken hem karsima cikacak manzarayi dusunerek heyecanlaniyor, hem de adamlarin eninde sonunda bir manzarayi 25 dolara sattigi gercegini hala yadirgiyordum. Aldiklari parayi hakettiklerini gostermek icin olsa gerek asansorlere dogru giden koridorlarda binanin hikayesini, yapim asamasindaki fotograflarini, projenin planini vs. sergilemisler. Buralardan edindigim bilgiye gore 102 katli Empire State Building'in insaati tam 11 ay surmus ve 1931'de tamamlanmis. 1931'den World Trade Center'in Kuzey Kulesinin yapildigi 1972'ye kadar dunyanin en yuksek binasi unvanini tasimis. Binanin catidaki anteniyle birlikte yuksekligi 443 metre (Hani su King Kong'un sarildigi unlu anten). Ve huzunlu bir bilgi, 11 Eylul saldirilarindan sonra Empire State yine New York'un en yuksek binasi unvanini kazanmis, ama tabii ABD'deki ve dunyadaki en yuksek bina iddiasini coktan kaybetmis...

Bu kadar laf yeter, bundan sonrasini resimler anlatsin. Bizim cikisimiz aksama kaldigi icin gece manzarasi oldu fotolar, bir daha firsatim olursa gun batiminda cikmak istiyorum.

Bir de siz bakin bakalim, cikmaya deger mi degmez mi :)








23 Eylül 2012 Pazar

Gecen bir yilin ardindan...

Evet post-Turkiye travmami atlattim, artik blog yazilarima kaldigim yerden devam edebilirim. Ekim 7'de Amerika'daki bir yilimi devirmis olacagim. Gerci evlenip New York'a tasinmadan once bir ayligina, sonrasinda alti ayligina buraya gelmisligim olmustu, ama onlarin hic birinde burada yasiyorum diye dusunmemistim, eve donus gununu bekleyen bir misafir gibiydim o zamanlar. Simdi ise -ne kadar surecegini bilmesem de- burada yasadigimi hissediyorum, Turkiye'den buraya geri gelirken evime gidiyorum diye dusunuyorum.

Burada kaldigim surece neleri yadirgadim, neleri takdir ettim, nelere hala alisamadim, nelere adapte oldum soyle bir aklimdan gecirdim bugun. En onemli fark kulturel ozellikler tabii ki. Herhangi bir yerde karsilastiginiz insanlarin ayak ustu, belli bir amaca yonelik olmayan konusmalarini basta cok garipsiyordum mesela (buradaki tabiriyle small talk). Trende ineceginiz duragi beklerken yaninizda duran kiz sizi soyle bir suzdukten sonra "Hey I liked your boots!" (botlarini sevdim!) diyebilir. Starbucks'da defterinizi kitabinizi toplayip kalkarken yaninizda oturan adam "I hope you're done with your work" (umarim isini halletmisindir) dediyse amanin bana yaziyor hemen kacayim demenize gerek yok, zaten yaziyorsa bile sizden bekledigi tepkiyi almazsa israrci olmayacaktir. Ya da biletinizi kontrol eden konduktor "How are you doin' today ma'am?" dediginde sizden o gun basinizdan gecenleri anlatmanizi beklemiyordur... Basta bu tur beklenmedik sohbetlere karsi hazirliksiz yakalansam da artik ayak uydurdugumu hatta hosuma bile gittigini soyleyebilirim. Tanimadigimiz insanlari yoklarmis gibi saymamiz gerekmiyor sonucta, gundelik hayatta onlarla kisa da olsa iletisime girmek toplum icinde yasadigimizi hatirlatiyor bir nevi.


Alisamadigim ve israrla anlayamadigim bir ozellik ise insanlarin toplum icinde, bar/tren/restoran/metro gibi akliniza gelebilecek herhangi bir kamuya acik mekanda inanilmaz derecede yuksek sesle konusmalari. Bunu baslarda ergenlere has bir davranis saniyordum, icip icip orda burda bagira cagira konusuyorlar diye dusunuyordum. Ama hayir.. Genci yaslisi herkes birbirine bildigin sagir muamelesi yapiyor. Hani biz Turkiye'de turistler bizi anlasin diye bagira bagira abartili bir sekilde konusuruz ya bazen, iste karsimizdaki turist Amerikaliysa bu davranisimizi hic yadirgamadiklarina eminim artik!




Kabullendigim ama alismak istemedigim bir diger Amerika'ya has ozellik de restoranlardaki porsiyon boylari. Ben cocukken Turk kanallarindan birinde bir asci yemek kitabi tanitimi yaparken "olculerimiz bardakla kasikla..." derdi, bunu Amerika'ya uyarlayacak olursak "olculerimiz kazanla kepceyle, iceceklerimiz kovayla ficiyla..." demek uygun duser herhalde. Bu yemek kulturunun yan urunu olarak dogan ve takdir ettigim diger bir aliskanlik ise yemegi bitiremediginiz takdirde "take home" (eve paket) yaptirabilmeniz. Isin guzel yani bunu tabaginizda iki lokma etiniz kalsa bile talep edebiliyorsunuz, hatta garson size kendisi soruyor. Aman kalmasin, of puf diye diye tabaginizdakini bitirmeye calismaktan ya da yiyemediklerinizin cope atilmasindan cok daha iyi bir uygulama bence...

Hmmm baska baska... Evet bir de kilolu ve zayif insan algisi.. Amerikalilarin bu zayif/sisman insan algisini cok sevdim, ilk geldigim gunden beri hic yadirgamadim, hatta hemen kabullendim! Cunku bu algi sayesinde, 1.75 boyum ve 65 kilomla bana burda skinny diyorlar (siska!).. Evet 30 yasimdan sonra da siska diye anildim ya artik olsem de gam yemem.. En son doktora gittigimde hemsireye son zamanda biraz fazla mi kilo aldim acaba dedigimde hayir hic korkma zaten siskasin dediginde yanagindan sap diye opesim geldi, hatta soyle bir daha soyle diyecektim de davranis bozuklugu teshisi ile beni baska bolume gondermesin diye sustum.

Hazir kilo ve boy demisken, kesinlikle ogrenmeye direndigim ve anlamak istemedigim bir diger sey de Amerikalilarin agirlik, uzaklik ve sicaklik olcu birimleri. Havanin 85 derece olmasi bana baslarda hic bir sey ifade etmiyordu mesela. Simdi simdi oldukca sicak oldugunu anliyorum ama yine de tam olarak kac derece oldugunu soyleyemem. Ya da terazide 143 pounds oldugumu gorunce cildirmali miyim sacimi basimi mi yolmaliyim bilemiyordum, simdi sadece kendi kilo araligimi pounds olarak ezberledim, rahatladim. Onun disinda Meric marketten arasa domatesi iki pounds mu uc pounds mu alayim dese oyle kaliveririm, ne biliyim uc bes tane al iste derim herhalde. Keza inch foot... Ayak olcumu ya da boyumu soylemek zorunda kaldigim durumlar disinda inchi, feeti agzima almiyorum... Hatta bunlarin Amerikalilarin sirf biz dunyadan farkliyiz, bakin olculerimiz bile farkli hih diyebilmek icin uydurduklari seyler oldugunu dusunuyorum, ve siddetle kiniyorum :) Starbucks bizim evden kac feet otede hic bir zaman hic bir fikrim olmayacak iste, hih...

Simdilik aklima gelenler bunlar. Bunlari buraya tasinmamin yildonumunde yazsam daha anlamli olabilirdi ama blog yazmanin bir kurali da bir sey aklina dustu mu yazacaksin bekletmeyeceksin ki buyusu kacmasin. Yakinda gorusmek uzere...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

İstanbul'u izliyorum üstüm başım ıslak

İstanbul'da olduğumu ilk anlamam havaalanı dönüşü köprüden geçerken oldu. Yıllarca üniversiteye, işe giderken uyuyarak, kitap okuyarak, kafamı bile çevirmeden geçtiğim bu olağanüstü manzarayı bu sefer uzun uzun, içime sindire sindire izledim.

İkinci aydınlanmayı ise pazartesi akşamı Ceromun düğününe giderken köprü trafiği ile karşılaştığımızda yaşadım. Bir köprü trafiğinden kaçıp diğerinden medet umarken, ilerlemeden duran arabalara umutsuzca bakarken evet dedim hoş geldim İstanbul, ne sen çok değişmişsin ne de ben...

Bir de bunun üstüne köprü çıkışında bastıran yağmur ve artık tam anlamıyla kilit olan trafik eklenince işte dedim benim İstanbul'um :) Belli aralıklarla bizi ıslatan, bize adeta köşe kapmaca oynatan yağmura rağmen düğün çok keyifli, eğlenceli geçti. Zaten bunca zaman sonra bu kadar çok sevdiğim insanı bir arada görünce dolu bile yağsa moralim bozulmazdı herhalde...

Düğün sonrası Gözde'lerde kaldığım için ertesi sabah bizim eve doğru uzun bir yolculuk bekliyordu beni. Bir gece önce başlayan yağmur sabaha kadar yağmaya devam etti. Evden çıkarken 'Her şeye rağmen yaz yağmuru sonuçta, artık bitmiştir' diye düşünüp yanıma şemsiye almayarak büyük bir hata yaptım ve kahvaltı ettiğim Komşu Fırın'da yine delicesine bastıran yağmur yüzünden yarım saat mahsur kaldım. Bir ara aklımdan acaba bir Yüzyıllık Yalnızlık yağmuru ile mi karşı karşıyayız diye geçirmedim değil! Baktım yağmurun duracağı yok yolun kenarına geçip bir taksinin halime acımasını bekledim. Gerçekten de içeride müşterisi olmasına rağmen bir taksi az ileride müşterimi bırakıcam buyrun binin diyerek beni kurtardı.  Bu da üçüncü İstanbul farkındalığım oldu, zira bu sadece İstanbul'da karşılaşabileceğim bir olay sanırım, Amerika'da bir taksinin yağmurda durup böyle bir şey diyeceğini hiç sanmıyorum...

Beşiktaş İskelesi'ne vardığımda yolu yarılamış olmamın huzuru vardı üstümde. O kadar ki yirmi dakika vapuru bekleyecek olmam bile keyfimi kaçirmadi. Elimde bir gece önceki düğünün resimleri, gecenin detaylarını hatırlamaya çalıştım. Sarhoş olmadığım belki de ilk düğünde etrafımdaki herkesi, her detayı hatırlıyor olmak garip bir mutluluk verdi, bir çeşit gurur gibi, saçma biliyorum :)

Vapura bindiğimde hala hafiften yağmur atıştırmasına rağmen dışarıda oturmak istedim. Onbir ay sonra ilk vapur gezimde boğazı izlemem şarttı! Ve hiç beklemediğim bir şey oldu. Denizin üzerinde usul usul ilerlerken, geride bıraktığımız bembeyaz köpükler, ileride kız kulesi, karşıdan geçen bir başka yolcu vapuru, arkada Boğaziçi köprüsü... bir anda gözlerime yaşlar doldu...

Bunca senedir bir çok defa İstanbul'dan uzun süreler ayrı kaldığım oldu ama ilk defa bir vapur yolculuğunda İstanbul'u izlerken ağlamaya başladım. İstanbul çok değişik, çok başka bir şehir. Burda yetişmiş, burda çok uzun yıllarımı geçirmiş olmamın bunda çok büyük etkisi vardır eminim, ama İstanbulla aramda gerçek anlamda bir nefret ve sevgi ilişkisi var. Öyle ki ayak bastığım andan itibaren İstanbul beni hem gülümsetti, hem kızdırdı, hem duygulandırdı, hem ağlattı. Daha da değişik duygular yaşatmaya devam edecek bu gidişle...





Ceromu gelin ettik

İtiraf ediyorum, bu yazıdan önceki iki yazının ikisine de 'Ceromu gelin ettik' başlığıyla başladım. Ama sadece konuşurken değil yazarken de geveze olduğum için bir türlü konuya giremeyip bambaşka şeylerden bahsedince yazıları bitirdikten sonra başlıkları değiştirmek zorunda kaldım. Bunda uzun zamandır blog yazmıyor olmamın da etkisi vardır mutlaka.

Bu sefer konudan sapmayacağım, sadece Ceromun düğününden bahsedeceğim. Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi Türkiye'ye uçuşumu ertelememin en önemli sebeplerinden biri Ceronun düğününe yetişebilmekti. Bu aşk hikayesi ilginç ve romantik... Damat yabancı değil Kadıköy Anadolu'dan sınıf arkadaşımız, ama KAL'dayken merhaba merhabadan öteye çok da geçmeyen bir arkadaşlık yıllar sonra tesadüfler eşliğinde aşka ve ardından da evliliğe dönüştü. Ben şahsen bu olaydan çok memnunum, hem gelin çocukluk arkadaşım hem Ziya daha ne isteyim :) (Al işte düğünü neden kaçırmak istemediğime dair bir sebep daha!)

Jet lagden dolayı beş gündür sabah karşı uyanıp güne ancak öğlen başlayabildiğim için kuaför işini hallettikten sonra Gözde'ye ancak 5'e doğru gidebildim.Onun saçı, giyinme, makyaj derken çıkışımız 7'yi buldu. Nasılsa nikah 8'de, sadece kokteyli kaçıracağız diyerek çok da endişelenmeden gittik yol boyunca. Ama köprü çıkışında sağanak yağmur başlayınca ne olduğumuzu şaşırdık. 27 Ağustos tarihli bir düğünün açık havada planlandığını belirtmeme gerek yok sanırım... Beylerbeyi'ndeki Bosphorus Palace'a yağmurdan dolayı sıkışan trafik yüzünden sekizi biraz geçe ulaştık. İçimizde hala nikahı yakalayacağımıza dair bir umutla... Gel gör ki yağmurun bastıracağını anlayınca nikahı sekizi bile beklemeden kıymışlar. O yüzden taa Amerikalardan kaçırmamak için kastığım nikahı yağmur ve İstanbul trafiği yüzünden kaçırdım... Ama Ceromun her şeye rağmen gülen yüzünü ve enerjisini görünce insan hiçbir şeye üzülemiyor. Gelin bu kadar pozitifken bana üzülmek düşmez diye düşünüyor ister istemez...

Hem damat hem gelin KAL'li olunca düğün de ufak çaplı bir mezunlar gününe dönüştü haliyle. Sağ gösterip sol vuran, iki durup bir yağan yağmura rağmen eğlenceden hiçbir ödün verilmedi gece boyunca. Hatta yağmur her başladığında yalıya doluşan müsafirler bir süre sonra yağmuru tınmaz oldular ve yağan yağmur eşliğinde eğlence devam etti. Sonuç olarak diyebilirim ki fark vermeyi göze alıp bu düğünü kaçırmadığım için çok mutluyum... Islak ama komik, eğlenceli, sımsıcak bir düğün oldu...

Fotoğraf makinemi yanıma almayı unuttuğum için mecburen elimdeki fotonun fotosunu çekip buraya koydum!





Şoför Nebahat

Türkiye'ye geliş tarihimi çeşitli sebeplerle bir ay ertelemiş, uçuşumu 24 Ağustos'a almıştım. Çeşitli sebeplerden biri Nisan ayındaki San Francisco gezimizin üzerinden biraz daha zaman geçmesini istemem, yani bu sayede ikinci bir izin istemeye yüzüm olsun diye düşünmemdi. İkincisi ise Ceromun aylardır beklenen düğününü kaçırmama çabamdı. Gerçi Meriç'e göre birinci sebep tamamiyle hikaye, ikincisini desteklemek için uydurulmuş bir gerekçe :) Her ne kadar birincisi uydurma olmasa da ikinci olayın bu erteleme kararımda çoook daha önemli bir rol oynadığını itiraf ediyorum.

Düğün ben geldikten iki gün sonraydı. Düğün için planım sabah kuaför işimi halletmek ve daha sonra düğün saatine kadar olan kısmı Gözdemle geçirmekti. Ama tabii bu Amerika dönüşü jet lag etkisi hesaba katılmadan yapılmış bir plan! Geçtiğimiz Cumartesi itibariyle uyku düzenim altüst oldu.. O günden beri her sabah 3-4 civarı uyanıp, 7-8'e kadar ayakta kalıyorum. Sonra o saatlerde uykuya dalıp öğlene doğru kalkıyorum. Amerika'dan İstanbul'a dönüşün en sevmediğim yanı bu işte. Yıllarca jet lag de neymiş sosyete misin sen diye dalga geçtiğim Meriç'e burdan bir özürü borç bilirim.

Neyse sonuç olarak düğün günü kuaföre anca öğlene doğru gidebildim. Elimde beğendiğim modeller (hepsi biribirinden kısa!) bakalım kuaför bu sefer saçlarımı bu kadar kısa kestirmeme izin verecek mi diye merakla bekliyorum. İşin aslı bir sene önce Amerika'ya yerleşmeden önce de saçlarımı erkek gibi kısacık kestirmek istemiştim ama kuaförüm nedense o zaman o kadar kısa saça onay vermemişti. Demek ki içimde kalmış. Bu sefer inatla kısa istiyorum, çok kısa ona göre... diye bir giriş yaptım. O da yüzüme yakışacağına inanmış olmalı ki bu defa olur bu saç sana diyerek istediğim modeli yaptı. İşte yeni halim:


Ben sonuçtan çok memnun kaldım. İki köpük sürüp dışarı çıkabileceğim bir saç benim için her zaman en ideal saç olmuştur. O yüzden hevesimi alana kadar bu saçla devam etmeyi düşünüyorum. Zaten bir yılda anca uzayacağını düşünürsek o zamana kadar hevesimi almış olurum herhalde :)

Eve dönüş

İstanbul'a geleli beş gün olmasına rağmen az zamanda çok işler başardım, ne mutlu bana. Yolculuk fena geçmedi. Fena geçmedi diyorum çünkü 11 saatlik bir uçak yolculuğunun iyi geçmesi gibi bir ihtimal yok, bu kadar uzun bir yolculuk ancak fena geçmeyebilir!

Havaalanında Meriçle vedalaşırken yine gözlerim doldu. Ben herhalde küçükken çok havaalanı ayrılık sahnesi izledim, havaalanından her uğurlanışımda gözlerim doluyor, ayrıldığım yer ve ayrılık süresinden bağımsız bir ağlama hali bu. Haliyle Meriç de 'Adet yerini bulsun diye ağlıyorsun di mi, 19 gün sonra yine beraberiz çünkü' dedi gülerek.

Yanıma şöyle hoş sohbet bir Amerikalı düşse de yol boyunca arada sohbet etsek bari derken nereli olduğunu anlamadığım ama İngilizcesi 'Thank you, please, ok'den ibaret bir teyze denk düştü şansıma. O yüzden muhabbete girmeye hiç çabalamadım bile. Bol bol su içip kendimi sık sık tuvalete gitmeye zorlayarak -bu sayede mecburen hareket etmiş olurum fikriyle- ara ara kestirmeler, okumalar, müzik dinlemeler eşliğinde 11 saatlik çilemi tamamladım. Bence dünya üzerinde hiçbir insan oturarak uyumaya zorlanmamalı, bir an önce şu ışınlanma olayını keşfetmeli insanoğlu...





16 Ağustos 2012 Perşembe

Kısa bir ara

Yeni bir blog acma asamasindayim su aralar.. Ilk baslarda oraya daha cok yogunlasabilirim, ama bu demek degil ki bu blogumu askiya aliyorum. Sadece yazilarimin sikligi biraz dusebilir. Bu yeni blogda anonim olacagim icin simdilik adres veremiyorum. Belki ileride orayi da desifre etmeye karar veririm, ama henuz degil. Ikinci blogum tek bir konuyu kapsayacagi icin hayatimin geri kalani icin yine ilk goz agrim olan bu bloga gelicem... Amma mistik oldum yahu, anonim bloglar falan :)

Bu cumartesi liseden cok yakin bir arkadasim Ekin bir yilligina New York'a geliyor. NYU'da postdoc yapacak. Ev bulana kadar bizde kalacak. O geldikten bir hafta sonra Turkiye'ye ucuyorum. Yani su ara gundem baya yogun. Hiii bir de Berkeley'de tanistigimiz Meksikali bir cift ben Turkiye'ye gitmeden uc gunlugune bize gelecekler. Hizli bir ay bizi bekliyor.. Hareket demek yeni blog yazilari demek :) Hadi bakalim...

24 Temmuz 2012 Salı

Little Miss Sunburn!

Meric and I literally burned ourselves this weekend. I don't remember the last time I felt so miserable. My skin is red, itchy, dry, rough, burning! All at the same time. We move like a RoboCop couple at home, avoiding any sort of physical contact! I can't believe how on earth I could make such a mistake... I have allergy to a thousand things and sun is not an exception. All my life I've put on at least 30 SPF sun-protection cream on the beach, kept myself under shade and avoided sun bathing as much as possible.

But this weekend apparently I had a short time memory loss!! I used just a 15 SPF sun cream before we left for the beach. Although from previous painful experiences I know salty water invites dreadful sun burns, I didn't bother looking for a shower after swimming. And as if that was not enough I put on sun cream only once after swimming and only on my front body. Then I lied prone on my towel and fell asleep in that position! Why Why Why?!! I keep asking myself! Did I suppose after I was able to have my ears pierced, I got suddenly immune to any kind of allergy??!  Did I assume the sun in New York does not burn? Did I believe Atlantic Ocean has no salt in it? Or did I forget all about those painful sun burn memories?

No clue.... I just know  I couldn't go to work yesterday because I couldn't move! It is as if somebody ironed me on the back! Or somebody is putting a thousand needles on my shoulders, my legs and my feet!

I wish I could write here some happy, fun memories from Sunday.. Like how much I enjoyed the waves in the sea, the lovely weather, the peaceful sleep on the beach (argghhhh that sleep!) or how happy I was to see Chesley after a long time. But I don't have the motivation to talk about any of those, all I can think of now is how stupid I am!

Anyway here are some photos from the beach. Maybe later they help me recall the good memories, after my pain relieves... Hopefully! 


19 Temmuz 2012 Perşembe

Ates Dustugu Yeri Yakar

Amerika'da filmlerde gormeye alisik oldugumuz o sari okul otobuslerini her yerde gorebilirsiniz. Bu otobuslerden birine bir ogrenci binerken veya inerken otobusun yan tarafindan kirmizi bir stop isareti kalkiyor. Cocuk sagsalim arabadan inene veya arabaya binene kadar bu isaret havada kaliyor, ve bu esnada yoldaki tum araclar olduklari yerde kaliyorlar.

Bugun sokakta yururken bir okul otobusunun bir evin onunde durdugunu gordum. Dur isaretini kaldirdiginda abartmiyorum 30 metre otedeki arabalar dahi sanki zaman durmus gibi olduklari yerde 5 dakika boyunca kaldilar. Ne zaman ki otobusun tabelasi asagi indi ve kirmizi isiklar sondu, o zaman trafik kaldigi yerden akmaya devam etti. Bu aslinda cok basit ve uygulanabilir bir kural degil mi? Ehliyet sinavinda olmazsa olmaz bilmeniz gereken kurallardan biri buymus. Zaten ne kadar onemli oldugu kurala uymayanlara uygulanan yaptirimlardan da belli. Kurala uymadiginizda para cezasinin yaninda bir sureligine ehliyetinizden de oluyorsunuz, dikkatinizi cekerim ortada hic bir kaza olmasa dahi...


Bugun sahit oldugum bu olay bana ister istemez gecen gun gazetelerde okudugum Feneryolu tren istasyonundaki korkunc kazayi hatirlatti. Bir anne bebek arabasiyla vagona binmeye calisiyor, tren kapisi bebek arabasinin ustune kapaninca kadin arabanin kolunu birakmadigi icin raylara dusuyor ve hareket eden trenin altinda hayatini kaybediyor. Bu bahsettigim iki olay birbirinden farkli gozukse de, bence ikisi de ayni soruya cevap veriyor: Bir ulkede insan hayatina ne kadar onem veriliyor?

Oncelikle sunu soyleyim. Kendimi hic bir zaman Turkiye'deki her turlu uygulamaya muhalif, Bati'nin yaptigi her seye hayran, ve Turkiye'yi elestirmek icin bahane arayan biri olarak gormedim. Sadece vicdanimin sizladigi, icimin parcalandigi bu gibi durumlarda kendimi magdur insanlarin yerine koyup nutkum tutuldugunda, bogazima bir sey dugumlendiginde kendimi ulkemdeki duzene delicesine isyan ederken buluyorum. Insan hayatinin bu kadar ucuz olmasini aklim almiyor. TCDD'nin "kadinin bebek arabasinin kolunu birakmak istememesi olumune sebep olmustur" aciklamasinin o ailenin acisini nasil daglayacagini, nasil bir caresizlige ve nefrete surukleyecegini dusunup cildiriyorum.

Ates dustugu yeri yakar. Birbirimizin acisini kendi acimizmis gibi hissedebilseydik basimiza tedbirsizlikten dolayi gelen kazalarin buyuk bir kismini muhtemelen engellemis olurduk. Ama en azindan insan olarak empati kurma gibi bir yetimiz var. Insanlarin basina gelen olaylardan sonra sacmasapan aciklamalar yapip, bir canin ne kadar edecegini hesaplayip, anlamsiz tazminatlar odeyecegimize bu trajedilerin olmasini engelleyecek duzenlemeler getirmek, insan caninin soz konusu oldugu yerde en agir yaptirimlari uygulamak bu kadar zor olmamali.. Ve biz boyle olaylara isyan ettigimizle kalmamaliyiz..

13 Temmuz 2012 Cuma

Oturmaya mi geldik

Bunaltici sicaklar bastirdigindan beri once off puf diyerek aksam kosularima devam etmeye calistim. Bir sure sonra haftada dort kosu dustu haftada ikiye; sonra aman off nefes alamiyorum, yarin sabah 6'da kalkar, sabah serinliginde kosarimlar basladi, zaten o noktadan sonra haftada iki kosu oldu haftada sifir!

Hayatimdan sporu cikarmami avuclarini ovusturarak bekleyen kilolarim bu firsati kacirmayip hemen taarruza gectiler tabii. Baktim bu gidisin sonu iyi degil, gozumun onunde bir bucuk ay sonra Turkiye'de maruz kalabilecegim "ay Amerika yaramis Aycacigimmm" tarzi sahneler canlaniyor, spor salonuna yazilma fikrini acil gundeme getirdim. Gundeme getirdim dediysem, hadi hemen spor salonuna yazilalim, cok guzel olacak, super fit olacagiz, oh mis! seklinde bir emrivakiden bahsediyorum...

Once bizim eve yirmi dakika mesafede bir salona gittik. Oradaki cocuk bir hafta ucretsiz deneme hakkiniz var deyince, her ne kadar icimdeki bilmis ama aptal bir ses "spor salonunun nesini deniycem canim kosu bandi, bisiklet her yerde ayni iste, temiz olsun yeter.." diye vidi vidi yapsa da, son anda duymazliktan gelip, test surusunu kabul ettim.

Salonu ilk kullandigimiz gece saat 9 bucuk civariydi. Ilk gozume carpan kadin/erkek oranindaki dengesizlik oldu, 2'ye 25.. Hadi gozum beni yaniltmis olsun, 2'ye 20 diyelim. Bu arada salonda bana eslik eden diger hemcinsim abarti makyaji ve oldukca iddiali, dekolte spor kiyafetiyle ayri kulvarlarda oldugumuzu cok net ortaya koyuyordu. "Herhalde gec oldu diye boyle..." diyerek Polyanna tavrimi takindim once. Ikinci gelisimizi bir iki saat daha erkene denk getirdik. Ama yine belden yukarilarindaki balonlar sayesinde her an tavana yukselecekmis hissi veren erkeklerin sayisi yirmiyi gecerken, ben ve yurume bandinda tingir mingir yuruyen yasli bir teyze ortamdaki kadin sayisini ikiden yukari cekemedik. Bu sefer aman canim kimsenin donup baktigi yok, hepsi erkek olsa noolur, rahatsiz etmedikleri surece... diyerek iyimserlikte ikinci asamaya gecmistim ki ertesi gun Emre'nin "sizin eve daha yakin baska bir gym daha var, orasi daha guzel bir yere benziyor" demesiyle kendimi ilk firsatta diger salona kayit olurken buldum!


Bu yeni salona bayildim! Burasiyla aniden bir gonul bagi kurmus olmamda referans olarak testesteron seviyesi tavan yapmis olan ilk salonu almamin da etkisi olmustur mutlaka. Her biri bir kazan ispanak yemis Temel Reislerin asik attigi diger salona gore burasi ayda sadece $10 daha fazla aliyor ve bizim evden sadece 10 dakika yurume mesafesi. Ayrica fitness salonunu sinirsiz kullanmak disinda her gun farkli farkli grup egzersizlerine de katilma imkani sagliyor. Ve en guzeli, kucuk capli bir kadin hareketi baslatacak kadar bir kadin nufusu her daim salonda mevcut... Oh be...

Kayit oldugum ilk haftanin gazi ve heyecaniyla son dort gunde uc kere gittim salona! Resepsiyondaki cocuk coktan "ya parasini cikarmaya calisiyor ya da spor bagimlisi yazik" diye dusunmeye baslamis olabilir. Ama spor salonundaki aletler o kadar eglenceli ki bir onceki salonu gormeye gittigimizde "deneyecek ne var canim" diyen ic sesime kizilcilik sopasiyla dalmak istiyorum. Neyse ki kendimi ciddiye alip oraya ilk seferde kayit olmadim!

Dun ilk defa bir Zumba sinifina gittim. Bu zumba denen sey son yillarda pek bir moda oldu. Ben zumbanin, aerobik diyince aklina Jane Fonda, Hulya Avsar tarzi fosforlu mayolar, spor bandindan fiskiran permali saclar, ve 80'lerin dim tis dim tis disko muzikleri gelen kayip bir nesli spor salonuna geri cekmek icin icat edildigini dusunuyorum. Zumba dersinden sonra benim aerobige bakis acim resetlendi mesela. Kipir kipir latin muzikleriyle onumde bir esneklik abidesi olarak kalcalarini bir o yana bir bu yana savuran hocamizi izleyip ayak uydurmaya calisirken bir an onu Jennifer Lopez kendimi de Lopez'in ekibine torpille girmis bir dansci gibi hissettim. Kareografiyi anlayip hocaya bakmadan bir iki figuru kotarinca, insan vayyy bee icimdeki Latin uyandi diye aklindan gecirebiliyor. Yine de basari sarhosu olmayacagim, disiplinimi bozmayacagim, her gun daha cok calisip bir gun Jennifer Lopez olmasa da Thalia'nin arkasinda dansedebilme umuduyla zumba derslerine devam edecegim. (Thalia'nin kim oldugunu unutmus olanlar icin buyrunuz ufak bir hatirlatma)

Son olarak zumba dersini yarida kesip siz oynamaya devam edin ben blogum icin cekim yapacagim diyemedigim icin yazimi internetten asirdigim bir zumba videosuyla susluyorum. Yalniz biz disaridan boyle mi gozukuyorduk ondan pek emin degilim :)



6 Temmuz 2012 Cuma

4 Temmuz Kutlamalari Nasil Abartilir?

Amerika'nin 4 Temmuz kutlamalarini abartacagini tahmin ediyordum ama bu kadar buyuk bir govde gosterisi beklemiyordum! Amerika'nin en buyuk alisveris magazalarindan biri olan Macy's 36 senedir 4 Temmuz kutlamalari icin Hudson Nehri'nin uzerinde havai fisek gosterileri duzenliyormus.

Simdi havai fisek gosterisi deyince benim aklima bazi yaz aksamlari bizim Maltepe'deki evin mutfak camindan gordugumuz, sahildeki dugunler icin atilan uc bes dakikalik gosteriler geliyor haliyle. Annem havai fisek patlamasini her duydugunda heyecanlanir, fisekler her renk degistirdiginde ovvvv bu cok guzel, ayyyy bu en guzeli diyerek camdan izlerdi. Dunku havai fisekleri izlerken bunu gorse heyecanini nasil ifade ederdi acaba diye dusunmedim degil.

Gun icinde gosteriye gidip gitmemek konusunda cok kararsiz kalip trene on dakika kala gitmeye karar vermemiz ve apar topar kendimizi disari atmamiz takdir edilesiydi. O telasla fotograf makinesinin pillerini kontrol etmemem, ve Manhattan'a indigimizde bos oldugunu farketmem ise kelimenin tam anlamiyla trajikti. Neyse ki yanimda iPod vardi da onunla iki uc parca bir sey cekebildik.

Havai fisek gosterileri Manhattan'in bati kiyisindaki Hudson Nehri'nde dort ayri noktada yapiliyor. Nehrin kiyisina 100-150 metre kala polislerin sokaklari bariyerlerle kapattigini ve insanlari daracik bir kapidan teker teker aldiklarini gorduk. Basta can sikici bir uygulama gibi gozukse de izdihami engellemek icin yapildigini dusununce insan cok da sikayet edemiyor. Her zamanki zihniyetle bu kadar yol geldik sansimizi deneyelim diyerek bariyerlerin onundeki onlarca kisiyle birlikte beklemeye koyulduk.

Sokaga girdigimizde gordugum manzara bana insanlarin bu olayi ne kadar ciddiye aldiklarini dusundurdu direk... Bazilari portatif sandalyelerini acmis, cocuklarini kucagina almis; bazilari piknik ortulerini yere sermis, yanlarina yiyeceklerini depolamis, bazilari da bizim gibi aceleden icecek bir sey almayi bile akil edememis, elinde kamerasi/telefonu her haliyle turist oldugunu belli ederek gosterilerin baslamasini bekliyordu. On bes dakika sonra Amerikan bayragi rengindeki ilk fiseklerle birlikte sov basladi.

Asagidaki amator cekim bize ait, gosterinin sonuna dogru fiseklerin nasil costugunu gorebilirsiniz. Onun altindaki videoyu YouTube'da buldum. Orada fiseklerin renkleri, ihtisami daha net belli oluyor. Yaklasik bir kirk dakika alkislar, isliklar, U -S -A cigliklari arasinda surdu gosteri. Daha sonra vatanseverlik katsayisi oldukca yukselmis bir insan seli ile birlikte trafigi felc ederek, ve muhtemelen soforlerden bin bir turlu beddua isiterek, sehrin sokaklarina dagildik.








5 Temmuz 2012 Perşembe

Uzun lafin kisasi...

Su aralar kisa oykulere sardim. Is cikisi tren istasyonuna kadar yirmi dakikalik bir yuruyusum var. Gecenlerde yururken uzun zamandir dinlemedigim bir podcasti yeniden kesfettim: "Selected Shorts". Cumartesi aksamlari Amerika'nin onde gelen aktor ve aktrisleri klasik veya cagdas kisa oykuleri sahnede seslendiriyorlar. Program ayni zamanda radyodan (WNYC) canli yayinlaniyor. Her program icin belli bir baslik altinda iki uc oyku seciliyor ve yaklasik bir saatlik bir dinleti sunuluyor. Cumartesi gecesi dinleme firsatiniz yoksa bir onceki haftanin programina suradan ulasabiliyorsunuz. Ya da iTunes'da arattirip, podcastine uye olarak programlari duzenli olarak takip edebilirsiniz. Tabii ki her oyku, her seslendirme ayni olcude carpici degil. Bazen vasat bir oyku seslendirenin olaganustu yetenegi ile cok farkli bir deneyim yasatabiliyor. Ya da guzel bir oyku monoton bir okumaya kurban gidip hakettigi etkiyi birakamayabiliyor. Ama eger ki oykunun dili, okuyucunun performansi, bir de dinlerken ki modunuz uyumlu ise o zaman dort dortluk bir keyif oluyor..

Bu programda dinledigim ve etkilendigim birkac oyku beni uzun bir aradan sonra tekrar oyku kitaplarina yonlendirdi. Ilk olarak Lynbrook kutuphanesinden Raymond Carver'in Short Cuts adli oyku kitabini aldim.Yazar kitapta genel olarak toplumun alt ve orta tabakasindan insanlarin hayatlarini anlatmis. Diyaloglarin gucu, karakterlerin tavir ve davranislarindaki ani kirilimlar, hic beklenmedik bir anda gelen carpici sonlar... Kisaca oykuler kisa oykulerden bekleneni fazlasiyla karsiliyor. Yalniz simdiden uyarayim oykuler biraz karamsar. Hemen hemen her oykude ya bir huzun, ya bir trajedi ya da bir mutsuzluk var (O yuzden mi bira esliginde okuyorsun kitabi diyebilirsiniz, ondan degil, resmi cektigim gun hava cok sicakti, soguk bir biraya hayir diyemedim). Baktim her oykuden sonra bana bir durgunluk gelmeye basladi, kitabi yatmadan once okumaya basladim. Ozet olarak, oyku sevgimi percinlestirdigi icin sevdim kitabi.



Raymond Carver'in ardindan taa Turkiye'den gelen ve Mericle benim adima imzalanmis oldugu icin ayri bir onemi olan Cemil Kavukcu'nun Uzak Noktalara Dogru adli oyku kitabini okudum. Bu kitaba tam anlamiyla bayildim! Kitaptaki oykulerin her biri kendi icinde ayri bir oyku ozelligini tasisa da hepsini bir butun olarak da okuyabilirsiniz. Cemil Kavukcu'nun hafif esprili, icten, akici, zaman zaman huzunlu harika bir anlatimi var. En sevdigim oykulerden kisa olan birini dayanamadim bloga yazdim, okumak isteyenleri buyrun suraya alayim :) Tadi damaginizda kalan, okurken neselendiren, sonunda azicik icinizi burkan bir oyku...


Oyku hevesim tam gaz devam ediyor. Su anda blogumu Lynbrook kutuphanesinde yaziyorum. Farkli ulkelerin yazarlarindan cagdas kisa oykuler iceren bir antoloji buldum, az sonra onu alip evin yolunu tutucam. Bakalim bu sefer ne gibi oykuler bekliyor beni, merakla bekliyorum...

Not: Bu arada oyku kitabi onerisi olanlar varsa duymayi cok isterim...
 


"Susunuz Kuslar Susunuz"


 

     Yabancisi olmadigim bir icki masasinda, Sari'nin yani basinda, S.'nin karsisinda oturuyorum. Dinliyor, dinliyor, guluyorum. Bu gecenin serefine, diyorlar. Nasil bir serefin uygun goruldugunu tam olarak bilmedigim gece icin raki dolu kadehimi (bir cay bardagi bu) kaldiriyorum. Cok guzel arkadaslarim, iyi gidiyorsunuz. Beni utandirmadiniz. Sandalyeye coker cokmez bir seyler sordunuz, abuk sabuk konular actiniz da beni sikintidan kurtardiniz. Cekingenimdir bilirsiniz. Hele boyle ortamlarda... Simdi muzik calin, bir seyler yapmaniz gerek cunku. Boyle odun gibi durmamalisiniz.

     Mutfaktan bardak bardak parfum kokusu uzatiyor, tanimadigim birtakim kizlar. Biz bu geceler icin yaratilmisiz, diyorlar kulagima usulca. Cok guzel, diyorum. Arkada, karanlik bir koseden, biz bu gecelerde karanlik koselere cekilip dertli pozlar takinmak icin yaratilmisiz, diyen basibozuk sesler duyuyorum. Fisildasanlar da var. Arada kahkahalar patliyor.

     Bu bir avlu muharebesi mi, diyorum, bu agustos ayinda, boyle bir cumartesi gecesinde...
     Guluyorlar. Biri agzima kocaman bir dilim kavun sokusturuyor, bir baskasi catalin ucundaki peyniri uzatiyor. Bosalan bardagima raki dolduruyorlar.
     Kambur kadin gozunuze carpti mi? (Su muzigi kisar misiniz) Mutlaka gormussunuzdur, tul perdenin ardindan dans edenlere bakiyordu.
     Sen onu bosver, diyorlar, bu gecenin serefine!
     Yarasin.
     Sesi bozuk birinin (yani basimdaki Sari da olabilir) miriltiyla basladigi sarki, duzensiz bir koroya donusuveriyor:
 
     susunuz kuslar susunuz
     otmeyin ne olursunuz 

     Kambur kadin, tulu aralayip bana bakti, diyorum.
     Bos ver, diyorlar bir agizdan. Tempo tutarak: Bos-ver... Bos ver...
     Taratora bulanmis ekmek sokusturuyor bir agzima, bir baskasi acili ezme...
     Sen de dansa kalkmalisin, diyorlar.
     Neden?
     Cunku bir dugundeyiz. Dans etmezsen ayip olur.
     Kimin dugunu?
     Onemli mi, diyorlar. Hadi bak her seyi ayarladik; yalnizca kucuk bir bas devinimiyle onu selamlayip dansa buyur edeceksin.
     Yapamam, diyorum, hem ben dans etmesini bilmem ki!
     Serefine! Bu gecenin serefine!

     Biri kofte sokusturuyor agzima, bir ekmek tikiyor, bir baskasi cacik uzatiyor. Oksurmeye baslayinca sirtima vuruyorlar: Helal! Helal! Helal!
     Sarardin, diyorlar.
     Bilirsiniz, yuzum oldum olasi saridir, diyorum. Dilim pelte pelte, konusmakta gucluk cekiyorum. Kafam da daginik. Ustelik basim donuyor. Kalkmaya yelteniyorum. Omzumdan bastirip oturtuyorlar.
     Artik gideyim, kotuyum.
     Biz seni gotururuz.
     Koluma giriyorlar. Sozcukleri yuvarlaya yuvarlaya soruyorum:
     Bir avlu muharebesi miydi?
     Yok, diyorlar, bir dugundu.
  
      Saatler sonra, gozlerimi genis bir yatakta aciyorum. Ilk duyumsadigim, siddetli bir bas agrisi; sonra da, yatakta yalniz olmadigim. Yanimda, dizlerini karnina dogru cekmis bir cocuk gibi, kambur kadin uyuyor. Yatagin karsisindaki duvarda ise, bir civinin ucunda, ozenle askiya asilmis gelinligi goruyorum.
     

3 Temmuz 2012 Salı

"Baska dilde ask"

Bugune kadar ayni muzeye birden fazla gittigimde yanimda mutlaka ya bir turist arkadasim ya da Egitim Gonulluleri'ndeki cocuklarim olurdu... Bir keresinde mastirdan bir arkadasim Istanbul'a ziyaretime geldiginde bu isin bana pahaliya patlayacagini anlayip muze karti cikarttirmistim. Ama nedense o karti hic tek basima kullanmak nasip olmadi.


Turist rehberi kimligimi bir kenara birakip benim New York'a ilk turistik gelisim ise 2010'a denk geliyor. Sansima baharin hakkini veren bir Mayis ayiydi. Gunesli, hafif ilik, insani sokaklara, parklara cagiran bir Mayis. Guzel havanin cazibesine direnebildigimiz bir gun gezi planimiza Metropolitan Muzesi'ni ekledik. Muzenin onundeki genis merdivenlerden ilk cikisimi, giriste antik Yunan yapilarini andiran kolonlarin arasindan gecisimizi; yuksek tavanli, los resepsiyonda etrafi icime sindirmek icin soyle bir durdugumu hatirliyorum. Sag taraftaki giselerin arkasindan iceri ilerleyince masal baslamisti.

2 yil onceki o ilk karsilasmanin ardindan cektigim videoyu bu yaziyi yazmaya koyuldugumda eski resimlerin arasinda dolanirken buldum. Daha Penn Station ile metro arasindaki farki ayirdedemedigim gunler belli ki :)



Metropolitan'a ne kadar gidersem gideyim sanirim ilk bolum olan Misir Uygarligi'ni hic bir zaman es gecemiycem. Ya burasi muzede beni ilk buyuleyen yer oldugu icin aramizda bir gonul bagi olustu ya da benim Misir uygarligina karsi bu yasima kadar bilmedigim bir ilgim varmis da haberim yokmus. Bunda tabii sesli rehberin inanilmaz payi var. Herhangi bir odaya girer girmez sesli rehber sizi bugunden alip o odadaki eserlerin oldugu zamana goturuyor. Farkli eserler hakkinda bilgileri kuratorlerden, sanat elestirmenlerinden o donemi canlandiran seslendirmeler, fon muzikleri esliginde bazen de eseri olusturan karakterlerin kendi agzindan dinliyorsunuz. Eger kendinizi fazla kaptirirsaniz asagidaki kolyeyi Kleopatra boynundan yeni cikarmis da aynasinin onune asmis sanabilirsiniz. Ya da boyle bakmaya devam edersem su papirusde yazanlari okumaya basliycam galiba moduna girebilirsiniz. Hatta Antik Misir'da bir kralicenin heykelini izlerken olumunden sonra ona ait her seyi yerle bir eden atlilarin sesini duyup urperebilirsiniz...





Misir bolumunu bitirdikten sonra benim en cok zaman gecirdigim yerlerden biri olan American Wing kismi geliyor. Bu bolum 1800'lerde yapilmis olan ve 1900'un ilk yillarinda yikilmak uzereyken muze mudurunun verdigi teklif ile bozulmadan sokulup muzeye monte edilen Branch Bank'in on yuzu ile aciliyor. Avlu havasi verilmis on tarafta ise Amerikan tarihinin belli basli heykellerini gorebiliyor, hikayelerini dinleyebiliyorsunuz. Burada daha da cok vakit gecirmek isterseniz yandaki kafeteryaya gecip ogle yemeginizi yerken, etrafi izlemeye devam edebilirsiniz. Ben ogle yemegimi burda yiyecek sekilde denk dusurdum. Bu avluda saatlerce oturabilirmisim gibi geliyor bazen.




Dedigim gibi uc kere gelmis olmama ragmen Metropolitan'da gormedigim daha nice eserler olduguna eminim. Muzik enstrumanlari bolumune girmek anca bu sefere nasip oldu mesela. Bu bolumde farkli cografyalarin enstrumanlari sergileniyor. Orta Dogu, Japonya, Cin, Afrika, Avrupa'ya ait enstrumanlarin farkliliklarini ve benzerliklerini izlerken bugune kadar sesine asina oldugunuz fakat tipini hayal bile edemediginiz aletlerle karsilasabiliyorsunuz.


Bes saat sonra artik aldigim keyfin bacaklarima soz geciremedigini anlayinca donus vaktinin geldigini anladim. Muzeden cikarken yine ayni hisse kapildim, bir muzeye asik olacagim hic aklima gelmezdi.